Bitmedi, yazacağım daha... Yazmazsam ağlayacağım çünkü, alçakça olacak biraz... [Turgut Uyar]

23 Nisan 2017 Pazar

Pazar Yazısı #78

Yine vakit geldi. Anlatacak bir kaç birşeyim var ama anlatmaya halim varmı bilmiyorum... Zaman geçtikçe zor günler yaklaşıyor. Daha doğrusu günlerin zorluk derecesi artıyor. Yani her türlü olumsuz...

Sanırım kısa sürede yine inzivaya çekileceğim. Belkide hemen şimdi. Bu yazıdan sonra... Yani şuan bu yazıyı okuyan dostlarım, arkadaşlarım. Mümkünse şu günlerde beni rahatsız etmeyin. Bir yere çağırmayın. Her defasında "ben futbol oynamıyorum, halı sahaya falan gelemem. Tarzım değil" demekten bıktım. Anlayın ulan artık. 

Nargilede içmiyorum, futbolda oynamıyorum. Futbol takımıda tutmuyorum. Taraftarda değilim, fanatikte değilim. Erkek adam maç izlemez miymiş ? İzlemiyorum ulan, benim için daha önemli şeyler var şu lanet olası hayatta. Futbol takımıda tutmam, siyasi bir partide. Siyasetten hoşlanmam, devlet işlerine hiiiç karışmam. Zaten şu günden itibaren hiç bir seçimde oy kullanmayacağım. Böyle ciddi bir karar aldım. Dünya işleri ile uğraşmak istemiyorum, beni kendi dünyamda sevdiklerim ile yalnız bırakın. Kapıyı da dışarıdan kapatın.

Bak, yine saçmalamaya başladım. 

Yani özetle bugünde zarar ettim. Bu cümleyi bugün kaç kere kurdum bilmiyorum. Ama bugünde keyfim yok. Neyse. Sıradan şeyler bunlar. Acaba bu yedi gün boyunca ne yaptım ? Az önce bir bölüm black mirror izledim. (Bu konu ile ilgili daha sık içerik gelecek) Yeni bir kitaba başladım. Kitabın adı; Sana Soyundum. (Bunun hakkında da detay gelecek) Tahmin edeceğiniz gibi bir aşk romanı. Daha doğrusu bir seri. Crossfire serisi. Aşk romanı dediğime bakmayın. Biraz tehlikeli türden. 

Yakın zamanda bitirmiş olduğum Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu adlı kitap ile ilgili yorumum bu hafta içi yayında olacak. Yukarıda bahsettiğim diğer yazılar ise diğer haftalarda gelecek. Haftada iki yazı (biri pazar yazısı olmak üzere) yayınladığım için biraz beklemeniz gerekecek. (Çokta umurunuzda ya hani)

Yazmaya - anlatmaya halim yok dedim fakat, tek nefeste bayağı saçmaladım. Evet sanırım formumdayım. Artık yine eski günlerdeki gibi saçmalayabiliyorum. ^^ 

18 Nisan 2017 Salı

The Martian [#izledim26]

Bugün güzel bir filmden bahsetmek istiyorum blogcan. Filmin adı The Martian. Türkçe meali ile; Marslı. Güzel bir hayatta kalma filmi. Daha öncede şurada, yine uzay konulu izlemiş olduğum bir film üzerine âhkam kesmiştim. Şimdiki film yorumum ise, Marslı üzerine olacak... 

Başlamadan !

Bu film'in #AndyWeir 'in romanında uyarlandığını unutmayın !

The Martian
Filmin Konusu:

Film 2035 yılında geçmektedir. 2035 yılında Ares III mürettebatı Mars yüzeyine bir sefer düzenlemektedir. Mars yüzeyinde araştırma yapmak için giden mürettebat mars yüzeyinde 31 gün kalmayı planlamıştır. Fakat 18. günde mars yüzeyinde çıkan şiddetli fırtınalar; mürettebatı mars yüzeyini terk etmeye zorlar. Ares III görev komutanını emri ile, mürettebat tahliye edilir. Fırtına sırasında gerçekleşen tahliye esnasında Mark Watney; fırtına ile kopan bir antenin kendisine çarpması ile savrulur. Ve toz yığınının içerisinde kaybolur. 

Mark'ın öldüğünü düşünen mürettebat Mars yüzeyini terk ederek dünyaya doğru yola çıkar. Ertesi sabah, fırtınanın dinmesi ile birlikte Mark uyanır. Giymiş olduğu astronot elbisesi, oksijeninin azaldığını konusunda uyarı yapmaktadır. Yerinden kalkarak mars yüzeyinde yer alan yaşam ünitesine giren Mark burada, vücuduna saplanan metali çıkarır. 

Mars yüzeyinde tek başına kalan Mark için zor günler başlamaktadır. Mars ile dünya arasında ki yolculuk süresi 4 yıl sürdüğünden, büyük bir umutsuzluğa kapılan Mark hayatta kalmak için ne yapacağı konusunda planlar yapmaya başlar. Ekip arkadaşları mars yüzeyini erken terk ettiği için kalan yiyecekleri saymaya başlar. 6 kişilik mürettebatın 31 gün kalması için ayarlanan yiyecek stoğuna göz atar. Bütün yiyeceklerin kendisine 300 gün civarı yeteceğini hesaplayan Mark plan yapmaya başlar.

16 Nisan 2017 Pazar

Pazar Yazısı #77

Zamanın hızlı geçiyor oluşu beni telaşlandırıyor... Bazı meseleler var. Bu meselenin olumlu sonuçlanması için ALLAH'a, mesele her aklıma geldiğinde dua ediyorum. (Gerçi, hiç aklımdan çıkmıyor ama...) Sende benim için, benim adıma, iyi dileklerin ile, kalpten dua eder misin blogcan ? Bana bu iyiliği yapar mısın ? Sen bana iyi dileklerin ile dua et, ALLAH meseleyi biliyor zaten. Aslında aklıma her gelişinde dua ettiğime sende bir keresinde tanık olmuştun blogcan... Neyse, ibadetin gizli olanı makbuldur derler. Dua etmekte bir ibadettir benim için.

Günlerim bilgisayar başında geçiyor blogcan... Geçen günlerde bir teknoloji sitesinde bir haber görmüştüm. Google; seo, sem, e-ticaret, online pazarlama konularında ücretsiz eğitim veriyormuş. Eğitimi tamamlayanlara da sertifika veriyormuş. Zaten bilgisayar başında vakit geçiriyorum bari bir kaç birşey öğreneyim diyerek seo eğitimine başladım. Üç gün boyunca eğitim videolarının tamamını izledim, sorulan soruları yanıtladım. (tabii, bu biraz baş ağrısına sebep oldu biraz... Mecaz anlamda değil. Yan anlam hiç değil. Tamamen gerçek anlamı ile baş ağrısı ! Hani ilaç kullanmak gerekiyor ya dolorex, vermidon falan, öyle baş ağrısı işte. ) Ve üç günün sonunda eğitimi tamamladım. Bilmiyorum dört günde olabilir, belkide beş gündür. Neyse. Eğitimi tamamladım derken final sınavı adında bir pencere çıktı karşıma. Final sınavına gir butonuna tıklayarak 40 adet soru ile baş başa kaldım. 40 sorunun tamamını doğru yanıtladıktan sonra ise, sertifikaya kavuştum. Bu sertifika ne işime yarayacak bilmiyorum ama hazır vermişlerken alayım dedim. Ama eğitim sahiden kalite idi. 

Geçtiğim günlerde yeni bir kitaba başlamıştım... Yani demek istediğim; yeni bir kitap okumaya başladım. "Bilinmeyen bir kadının mektubu" adlı güzel bir eser... Kitap ; yazar bay R'ye yazılan bir mektubu konu alıyordu. Mektubu yazan kadın, bay R'ye öyle bir aşık ki, bay R'ye öyle bir mektup yazmıştı ki; bay R'yi fena halde kıskandım. İşte bu kadar sevilsem yeter... Yanlış anlama blogcan. Normalde birilerini kıskanmak gibi bir huyum yoktur. Ama bu kitap buna sebep oldu... Stefan Zweig'den okuduğum ilk eser beni çok etkiledi cidden... Kitabı bir solukta bitirdim. Yakın zamanda kitap yorumumu yayınlayacağım. Ve bu kitaba 5 üzerinden 5 puan vereceğimi şimdiden rahatlıkla söyleyebilirim.

12 Nisan 2017 Çarşamba

Kelimeler Albayım...


Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor. "Kelimeler, albayım, hangi anlama geliyor?" "Efendim?" "KELİMELER! Albayım. Hangi anlamda kullanıyoruz onları?" 

"Hangi kelimeler Hikmet?" Sizi neden yanımda dolaştırıyorum bilmem ki?
"Bütün kelimeler. Genel anlamda kelime."
"Ne demek istiyorsun oğlum?" 
"Kelimeler canım işte. Meselâ kelebek."
"Ne kelebeği?"
"Kelebek canım, bildiğimiz kelebek." Ellerini açtı kapadı.
"Ha, o kelebek mi?"
"Evet, o kelebek."
"Kelimenin aslı mı nereden geliyor?"
Bu soruya tutunalım hiç olmazsa: "Evet."
"Bilmiyorum."

Hikmet çenesini göğsüne gömdü. "Bir şeyin yok ya Hikmet?" "Yok." 'Garip' kelimesiyle Sevgi, aslında ne demek istemişti acaba? Ben de neden, 'Bilmiyorum Sevgi', dedim, bildiğim halde. İşte size felsefe.

Suratını astı, paltosunun içine gömüldü. Bu adamlar üşümüştür şimdi. "Üşüdümüz mü albayım?" "Hayır ama, biz Sermet'le biraz dolaşalım istersen." Bilmem. "Bacaklarım uyuştuda." "Siz bilirsiniz albayım." Kalktılar. O duruma gelmiştim ki albayım, Sevgi sokağa çıksa da odama kapanım düşünsem diye beklerdim. Teşekkür ederim.

Önce bir defter almalısınız, demişti Bilge; kitabı ben getiririm. Defter mi ? Neden ? Kelimeleri yazmak için. Ben aklımda tutarım. Bugün söylediğiniz bütün kelimeleri, isterseniz size... (Siz.) Olmaz; ciddi çalışmaya niyetiniz yoksa ders vermem. Hayır, hayır vazgeçtim; onyüzbin defter alırım. Hep korkmuşumdur albayım, sonuna kadar gidememişimdir. Hayır deseydim ne olurdu ? İşte size tezat albayım. Karanlık ruh, sen de. Pencere açacaktık albayım, hava alacaktık. Beni aldattınız. Karanlık ruhumla baş başa bırakıp gittiniz. Ben çok kelime biliyorum Bilge. (Hemen atlama. Zarar yok, sonra susarım.) Neler biliyorsunuz bakalım? O zaman şu kelebek aklıma gelmedi albayım. Onunla da alay edebilirdim. Gerçekten de bir kelebek vardı albayım. Saçmalama Hikmet. Evet, kelebek dansı yapıyordu mavi tüller içinde, 'Almara Bar'da. Ne kelebeği, kelebek canım bildiğimiz kelebek, kelebek ha o kelebek mi evet o kelebek. Kelimenin aslımı nereden geliyor? Evet, 'Woden's Day'dan geliyor. İngilizlerin puta taptıkları dönemde, 'Woden', tanrılarından biriymiş. Öyle mi? Wodensday. İyi. Bir itirazım yok. Ben perşembeleri sevmem sadece. Weddignsday ile bir ilgisi olmadığına emin misiniz ? Eminim. Yazık, öyle daha iyi olurdu. Çarşamba'da 'Dördüncü gün' demekmiş. Benim sevmediğim 'perşembe'de beşinci. Neden sevmiyorsun ? Bilmem. (Bilge'nin sözlerinde bana yapılan bir haksızlık vardı, albayım. Anlatması güç.)