Bitmedi, yazacağım daha... Yazmazsam ağlayacağım çünkü, alçakça olacak biraz... [Turgut Uyar]

12 Nisan 2017 Çarşamba

Kelimeler Albayım...


Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor. "Kelimeler, albayım, hangi anlama geliyor?" "Efendim?" "KELİMELER! Albayım. Hangi anlamda kullanıyoruz onları?" 

"Hangi kelimeler Hikmet?" Sizi neden yanımda dolaştırıyorum bilmem ki?
"Bütün kelimeler. Genel anlamda kelime."
"Ne demek istiyorsun oğlum?" 
"Kelimeler canım işte. Meselâ kelebek."
"Ne kelebeği?"
"Kelebek canım, bildiğimiz kelebek." Ellerini açtı kapadı.
"Ha, o kelebek mi?"
"Evet, o kelebek."
"Kelimenin aslı mı nereden geliyor?"
Bu soruya tutunalım hiç olmazsa: "Evet."
"Bilmiyorum."

Hikmet çenesini göğsüne gömdü. "Bir şeyin yok ya Hikmet?" "Yok." 'Garip' kelimesiyle Sevgi, aslında ne demek istemişti acaba? Ben de neden, 'Bilmiyorum Sevgi', dedim, bildiğim halde. İşte size felsefe.

Suratını astı, paltosunun içine gömüldü. Bu adamlar üşümüştür şimdi. "Üşüdümüz mü albayım?" "Hayır ama, biz Sermet'le biraz dolaşalım istersen." Bilmem. "Bacaklarım uyuştuda." "Siz bilirsiniz albayım." Kalktılar. O duruma gelmiştim ki albayım, Sevgi sokağa çıksa da odama kapanım düşünsem diye beklerdim. Teşekkür ederim.

Önce bir defter almalısınız, demişti Bilge; kitabı ben getiririm. Defter mi ? Neden ? Kelimeleri yazmak için. Ben aklımda tutarım. Bugün söylediğiniz bütün kelimeleri, isterseniz size... (Siz.) Olmaz; ciddi çalışmaya niyetiniz yoksa ders vermem. Hayır, hayır vazgeçtim; onyüzbin defter alırım. Hep korkmuşumdur albayım, sonuna kadar gidememişimdir. Hayır deseydim ne olurdu ? İşte size tezat albayım. Karanlık ruh, sen de. Pencere açacaktık albayım, hava alacaktık. Beni aldattınız. Karanlık ruhumla baş başa bırakıp gittiniz. Ben çok kelime biliyorum Bilge. (Hemen atlama. Zarar yok, sonra susarım.) Neler biliyorsunuz bakalım? O zaman şu kelebek aklıma gelmedi albayım. Onunla da alay edebilirdim. Gerçekten de bir kelebek vardı albayım. Saçmalama Hikmet. Evet, kelebek dansı yapıyordu mavi tüller içinde, 'Almara Bar'da. Ne kelebeği, kelebek canım bildiğimiz kelebek, kelebek ha o kelebek mi evet o kelebek. Kelimenin aslımı nereden geliyor? Evet, 'Woden's Day'dan geliyor. İngilizlerin puta taptıkları dönemde, 'Woden', tanrılarından biriymiş. Öyle mi? Wodensday. İyi. Bir itirazım yok. Ben perşembeleri sevmem sadece. Weddignsday ile bir ilgisi olmadığına emin misiniz ? Eminim. Yazık, öyle daha iyi olurdu. Çarşamba'da 'Dördüncü gün' demekmiş. Benim sevmediğim 'perşembe'de beşinci. Neden sevmiyorsun ? Bilmem. (Bilge'nin sözlerinde bana yapılan bir haksızlık vardı, albayım. Anlatması güç.)

Albaylar dolaşıyorlardı, akşam oluyordu. Arkanıza bakın albayım, güneş batıyor. Koş koş Sevgi. Ne var ? Güneş tepeyi nasıl kızıla boyadı, bak. Evet, ne güzel. (İki emekli gibi seyretmiştik batan güneşi.) Bana 'işte geldim!' de ingilizce. Anlamadım. İşte geldim, şimdi. I come here. Hayır. Bilge'ye gidelim mi Sevgi ? Bilmem. Sen istiyorsan git.  Bilge beni ne yapsın ? Seninle konuşmak ister o. Hayır doğru değil, istemez. Ben içeri yemeğe bakmaya gidiyorum. Peşinden mutfağa git. Gitme. Git. Neyin var karıcığım ? Susar. Bir tabak, elinden kayar. Seni seviyorum. Evet, Neyin var ? Biliyorsun ? Peki neden açıkça konuşulmadı ? Sen fırsat vermedin, Sevgi'ye hep yukarıdan baktın. Neyi biliyorum Sevgi ? Sonra konuşuruz. Şimdi konuşalım. Beni dinlemezdi albayım. Bilge hakkında uygunsuz sözler ediliyor Hikmet. Dayanamazdım; başkalarını yargılama, derdim. Sende aynı ölçülerle yargılanacaksın. Bu sözleri bana sen öğretmiştin Sevgi. Susardı. Sonra, benim akıllı kocacığın'ın boynuna sarılırdı. Günler geçerdi; aynı yatağın ayrı köşelerinde, ayrı şeyler düşünürdük. Sonra, birden yorganı çekerek arkasını dönerdi. Ben senin gibi düşünmüyorum, belki de meselelere, senin kadar yüksekten, bakmasını bilmiyorum. Bana çok söylediler albayım: Kendini beğenmiş sen de, neyinle öğünüyorsun ? (Oysa, o gece gedikli çavuşla uzun uzun içmiştik, ağzı sarımsak kokuyordu, birçok sözüne inanmadığım halde başımı sallamıştım, votkabirayı sevdiğim halde işi rakıya çevirmiştim. Ben mi kendimi beğenmişim ? Ha ha. ) Ben kendimi beğenmiş değilim albayım, çünkü karıma uzun süre kölelik yapmıştım kendi isteğimle; bulaşıkları yıkamıştım. (Kokulara karşı burnum hassastı, gene ayrılırken sarımsak kokusuna rağmen, onunla öpüşmeye razı olmuştum, sonra adresini almıştım; onu bir daha göremeyeceğimi bildiğim halde, günlerce kartı atamamıştım.) Bazı meselelerim vardı albayım; onları yalnız Bilge ile konuşabiliyordum. Sevgi haklıydı. (Çavuşla birlikte içtiğimiz günü hatırladıkça, aklımın burnuna sarımsak kokusu geliyordu. Biliyor musunuz albayım, Nurhayat Hanımın evi de yağ sabun toz ter kokuyor. Üstüne de siniyor bu koku. ) Bilge'yi görmek istiyordum. Şimdi yalnızdır evde, dedim Sevgi'ye. Kimseyle görüşmüyor. Bilge'ye acımasını sağladım. Üçümüz birlikte denize gittik. (Bizim ev kokmazdı, çok pasaklıydık ama kokmazdık.) Ben çabuk soyundum. Bileklerimin arkası kirliydi, utandım. Bilgenin vücudu güzel değildi. Bacakları kalındı. Sonra Sevgi yanımıza geldi. Ben güneşte biraz oturacağım, dedi. Denize girecek kadar ısınmadım, dedi. (Hep üşürdü.) Güneş beni yoruyordu. Bilge'yle denize girdik. Benden hızlı yüzüyordu... Sevgi küçüldü küçüldü... Bize bakıyordu. Sonra bütünüyle kayboldu. Bilgeye dokunmak istediğimi biliyordum; hiç olmazsa bacaklarını bacaklarıma tesadüfen. Ona yetişemiyordum. Sonra yoruldu, onu geçtim. Bilgeyi seyretmek için sırtüstü yattım; bana bakmıyordu. Hey, there, dedim. Aptalca bir söz. Beceriksiz ve küçük hesaplıydım; hemen ulaşmak istiyordum hedefime. Budalaca sırıtıyordum. Utancımı örtmek için suya daldım. Alttan ona yaklaşmaya çalıştım. (Akılsızca ümitler besliyordum.) Şimdi vücudu güzel görünüyordu bana; bacaklarının beyazlığını seviyordum.  Onunla... Yoruldum, dönelim, dedi. Sevgi hızla yaklaştı.

Albay omzuna dokundu. Hava kararıyordu. "Bir şey yapalım ki albayım, sonu gelmesin. Meselâ, bu parktan hiç çıkmayalım.  Havuz kenarı devamlı heykeli olalım mesela. Yerimizi beğenmesek de direnelim. Ve zina etmeyiz böylece; edenleri seyrederiz. Röntgenciler çağında yaşıyoruz çünkü."

"Münasebetsizlik etme Hikmet; seni görenlerde edepsiz sanacak." Saçlarını tararken koltuk altlarına bakmıştım; kılları görünüyordu. Sevgi gibi onları tıraş etmiyordu. Serbest kadınların, herkese açık oyunları vardı. Sonra bir gün bir adamla göründü. Bu Fikret dedi. Aptal, dedim içimden; neden beni beklemedin ? (Daha doğrusu neden beni bıraktın ? Aptal dedim; sen kim oluyorsun , benim karşımda ? Başkalarından farklı mı olduğunu sanıyorsun ? Benim hissettiğimi, kimse hissedemezdi senin için.  Ona da ingilizce öğretiyor musun ? Kolejdenmiş. Here you come Mr. Fikret. Come come come... Sen benim hayal kurmamı ne hakla engellemeye kalkıyorsun ? Sonra, adamla ince ince alay ettim albayım. (Benim ince alaylarım vardır ya.) Yemeğe kaldılar. Sevgi bir kuş gibi, hayır kelebek gibi... (ah şu kelebek oyunu neden o zaman aklıma gelmedi ? Fikret'e sorardım: meselâ kelebek ? ne kelebeği canım bildiğimiz kelebek ha o kelebek mi evet o kelebek.) Sevgi, uçuyordu albayım; Bulaşıklar yıkandı, hemen yemekler yapıldı. Bakkala gidildi -tabii ben- içkiler alındı. Aptal dedim Sevgi'ye içimden; aptal ! Sen kafamın içini nasıl temizleyebilirsin. Aslında sevgiye aldırmıyorum; her şeye rağmen, Bilge'nin gözüne girmeye çalışıyordum. (Hemen tıraş oldum, yeni elbiseler giydim. Ben sapıktım, doğuştan sapık !) Mr. Fikret'i küçük düşürmek istiyordum Bilge'nin gözünde. (şu Bilge'yi görmekten vazgeçseydim, belki sonumuz başka türlü olurdu. Saçmalama Hikmet.) Saçmaladım albayım; Yemekte yabancı kültürüyle yetişenlere çattım. Bu ülkeye sanki ne kazandırdılar ? dedim. Sarhoş oldum.

"Sarhoş oldum albayım." "Efendim ?" "Sizde bir sözü, ne zaman bir kerede anlayacaksınız albayım ?" Hüsamettin bey sustu. Alındı. Hayır alınmadı. "Oğlum Hikmet, ne anlatmak istiyorsan..." Şunu anlatmak istiyorum albayım; Fikret'e kızdığım için sarhoş oldum. Mr. Fikret'in buna hakkı yoktu. Kimsenin, benim aklımdan geçirdiğim kadınlarla, aklımdan geçirdiklerimi yapmaya hakkı yoktu. Aslında Bilge'ye kızmalıydım. Bilge'ye kızmak, bir türlü elimden gelmedi nedense. Fikret olmasaydı, dedim; ben bir yolunu bulurdum. Bilge bunu anlamamıştı, Sevgi anlamıştı. Bu ecnebi tavırlı Mr. Fikret yüzünden, tehlikenin geçtiğini anlamıştı; kendini aptalca mutlu hissettiği zamanlar söylediği strange dear but true dear şarkısını mırıldanıyordu bu nedenle. Bilge'de aptalın biriydi çünkü kendisinden nefret eden Sevgi'nin peşinden, bir ev kadını gibi, mutfağa gitmişti. (Fakat bacakları beni ilgilendiriyordu.) Fikret aptaldı çünkü oda da ikimiz baş başa kalınca, karıları mutfakta yemek hazırlayan iki kocanın konuşmalarına sürüklemeye çalışıyordu beni. Sevgi aptaldı çünkü şarkı söylüyordu mutfakta, zafer şarkısını. Fakat onu perişan ettim. Kazandığı zaferler yüzünden mahvettim onu. Ha - ha. Böyle zaferler kazanmaya çalışmasaydı sonumuz başka türlü olurdu albayım.

"Saçmalama Hikmet."

Hemde nasıl saçmaladım albayım; çünkü tuzağa düşürülmüştüm." Öfkeden boğuluyordum. Bardağımı, herkesin bardağına vurup, içiyordum durmadan. Bilge'nin adamı pek içmiyordu. Yerimde duramıyordum; bir "night club"a gidelim dedim, Bilgenin adamının gözlerinin içine bakarak. Benden çekiniliyordu, itiraz edilmiyordu. Sevgi ile Bilge, yatak odasına gittiler; bana, bunuda yaptılar. Sevgi giyinirken, mırım mırıl söyleştiler. Biz de iki koca olarak, salondan onlara seslendik; falan filan dedik. Bilge'nin üzerinde, night club'a gidecek bir elbise yoktu. Sevgi'nin elbisesini giydi. Nedense hep aynı boydaki kadınlara tutuluyordum. (daha uzun boylu kadınları beğeniyordum aslında...) Ne kadar yakışmış dedik. Arabada şoförün yanına oturdum; aptalları arkaya yerleştirmiştim, şoförle sohbet ettim; aptallardan daha çok önem verdiğimi gösterdim ona. Fıkralar anlatarak onu güldürdüm. Her cins adama hitap eden çeşitli fıkralarım vardır. Aptallar'da güldüler. Sizin içi değil, dedim içimden; sizin için değil. (Allah kahretsin, içimden.) Asansörde midem bulandı. Bilgenin adamının koluna yaslandım. Pahalı bir yere gelmiştik. Yanımda fazla para yoktu. Kalabalık bir salon değildi. Hemen kadınlara baktım. Hangi güzel kadın, hangi aptal ve çirkin fakat paralı erkek ile gelmiş ona baktım. Dans ediliyordu. Birden neşelendim. Gece kulübü fıkralarıma başladım. Bilgenin adamı, "Nasıl olsa Bilge benim kadınım" diye gülüyordu. Bilge'yi dansa kaldırdım bende; gözlerinin içine bakarak dans etmeye başladım. Bilge'nin adamı; kocası dans eden karılarla konuşulduğu gibi, yaptı Sevgi'ye. Bilge'ye sarıldım; çalınan parça, buna izin veriyordu. Şimdi denizde olsaydık Bilge dedim içimden (Allah kahretsin içimden ! ) Bu durumda yüzebilseydik, uzaklaşsaydık. Sevgi küçülseydi, sen benim ne yaman bir insan olduğumu anlasaydın. Bilge'nin ayağına basıyordum, başım dönüyordu çünkü. Anlayışlı bir sesle; "oturalım mı ?" dedi. Anlayışsız bir sesle; "oturalım" dedim. Bilge aptaldı. Sevgi aptaldı. Bilge'nin adamı aptaldı. Bir ben akıllıydım. Bende harcanıp gidiyordum bu aptalların arasında. Sonra durmadan dansa kaldırdım Bilge'yi. Bilge'nin adamı durumu anglosakson tavrıyla ve hoşgörüyle karşıladı. Daha çok kızdım, daha çok terledim, daha çok tepindim. Sevgi ile Bilge'nin adamı dans etmediler. İkisinin de endişe edecek durumu yoktu. Benim durumum sallantıdaydı. Kendimi küçülttüğüm halde bir sonuca varamamıştım. Üçünün arasında ezilip kalmıştım. Masada otururken durmadan bunları düşünüyordum. Onlar yaşıyorlardı, kendilerini yaşıyorlardı. Ben kendim yada kimi canlandırıyordum ? İşte o zaman öfkelendim albayım, garsonla kavga ettim. Adam olsaydın, bu işi yapmazdın dedim. Söylemek istediğim daha birçok söz ettim. Masaya yumruğumu vurmak istiyordum; nedense vurmadım. Kimin adına vuracaktım ? Garsona işaret ettiler; Bilgenin adamı yaptı bu alçaklığı. Bırak onu, kendini bilemeyecek durumda demek istedi. (Evet bilmiyordum kendimi.) Aslında Bilge'nin adamı da yoktu; böyle bir insan yaşamıyordu, ismi bile yoktu. Bütün bunlar yalandı. Parayı'da Bilge'nin adamı verdi. Hayır, Bilge'nin adamı değildi. Bilge her şeyi biliyordu. Neden ingilizce öğrenmek istediğimi biliyordu. Here ı come ulan, dedim. Ben varım işte ! Here ı come ! ...

Üşüdüm albayım, kalkalım...

Daha öncede Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar adlı eserinden iki tane alıntı paylaşmıştım. Onlar ;
Şimdi de daha önce sözünü ettiğim gibi Tehlikeli Oyunlar adlı eserden bir parça paylaşmak istedim.

Sayfa 101-107

2 yorum:

  1. Epeyce uzun bir metindi :) Kitabı komple aldın sandım :) Dinleyeyim bakalım

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dinle ve oku bir Mustafa :) Bakalım bunun hakkında ne düşüneceksin :)

      Sil

Yorum yapabilmeniz için gmail hesabınız ile oturum açmış olmanız gerekmektedir. Yorum yapmadan önce Google hesabınızın açık olduğuna emin olun.